|
TAŞIYICI ANNELİK ÜZERİNE...
SERAP ALTEKİN Uzman Klinik Psikolog
Annelik; genetik ve biyolojik boyutları, sosyal ve kültürel bileşenleri olan bir varoluştur. Düşünsel, duygusal ve ilişkisel yönleri ile karmaşık bir olgudur. Anne - bebek ilişkisi, bebeğin doğumundan çok önce başlar. Anne olma arzusu, çocuk sahibi olma hayali, doğacak çocukla ve onunla kurulacak olan ilişkiyle ilgili beklentiler ve hayaller, bununla birlikte taşınan kaygılar ve korkular anne-bebek ilişkisinin temellerini oluşturur... Hamilelik sürecinde, anne ile bebeği birleştiren “göbek bağı” ile bebek anneye, anne de bebeğe bağlanır; ve bu “bağ” biyolojik bir işleve sahip olduğu kadar duygusal ve ilişkisel açıdan da sembolik anlamlar taşır... Taşıyıcı annelik yoluyla çocuk sahibi olunması durumunda, bir bebek ve iki “anne” söz konusudur. Bu, alışılandan daha karmaşık bir tablo meydana getirmekle birlikte; gerekli koşullar sağlandığı ve sınırlar doğru şekilde korunduğu takdirde, sağlıklı ve dengeli ilişkiler kurabilmek mümkün olabilir... “Taşıyıcı Annelik” olgusu farklı boyutlarda ele alınmalı ; Öncelikle, taşıyıcı annenin psikolojik dinamiklerini anlamak ve doğru değerlendirmek gerekir. Bireysel altyapısı, duygusal ve gelişimsel tarihçesi, böyle bir süreç için gönüllü olurken taşıdığı motivasyonlar; gerek hamilelik sürecini gerekse doğum sonrası bebekle ve bebeğin anne-babasıyla kurulacak ilişkinin sınırlarını sağlıklı temellerde korumak adına önemlidir. Aynı zamanda, genetik annenin psikolojik durumu, bu yöntemi ve başka bir kadından alacağı bu yardımı nasıl algıladığı ve yaşadığı da önemli bir diğer boyuttur. Zira, her iki kadın da, yani her iki “anne” de anne-çocuk ilişkisinin dinamiklerini belirleyecektir... Kadınlık kimliğini ve imgesini şekillendiren sosyal ve kültürel etkenler; kadınlığı büyük ölçüde anneliğe endekslerken tıpta, bilimde ve teknolojide yaşanan gelişmeler ile bu bakış açısı değişmeye başlamış; kadınlara yüklenen “mükemmeliyetçi”, “herşeyi veren” ve “herşeyden vazgeçen” annelik olgusu gözden geçirilmeye başlanmıştır... Her iki durumda da kadın kimliği hedef olabiliyor ! Çocuk sahibi olma arzusu; sadece evrimsel ve biyolojik bir güdü değil, aynı zamanda kadının sosyal ve kültürel gelişimi sırasında kadınlık kimliğinin bir parçası olarak kazandığı bir unsurdur... Dolayısıyla, algılanan kadınlık imgesi ve kimliği çerçevesinde, çocuk sahibi olmak, olmamak ya da olamamak; kişisel ve ilişkisel boyutlarının ötesinde ailesel, toplumsal ve kültürel bir hal alır... Çocuk sahibi olamadığı için dışlanan, etiketlenen birçok kadına; bundan dolayı biten pek çok evililğe rastlayabiliyoruz hala... Öte yandan taşıyıcı anne rolündeki kadınlara yönelik bazı önyargılar ve etiketlemeler de dikkat çekicidir ! Taşıyıcı anne olmayı kabul eden ya da buna gönüllü olan kadınlar “duygusuz”, “soğuk”, “değerleri olmayan”, “materyalist”, “taşıdığı bebekten kolaylıkla vazgeçen”, “çocuğu reddeden” ya da “para karşılığı bedenini kiralayan” şeklindeki bazı olumsuz önyargılı eleştirilere hedef olabiliyor... Ayrılık bir travma yaratabilir ! Taşıyıcı anne; duygusal bir ikilem içindedir... Bebekle olan ilişkisinde hem bağ kurma hem de bağı koparma, hem yakınlaşma hem ayrışma iç içedir... Bu zıt duygular ve ikircikli durum karmaşa, kaygı ve çatışma getirebilir; bu da baş etmesi zor komplike bir tabloya neden olabilir... Hamilelik sürecinde kurulan bağın ve ilişkinin, doğumla birlikte son bulması ve bebekle taşıyıcı annenin ayrılması; taşıyıcı anne için olduğu kadar bebek için de belirgin bir kayıp ve ayrılık demektir ! Erken dönem ayrılıkları da ilerleyen gelişim dönemlerinde krizlere ve problemlere zemin hazırlayabilir... Eskiden de “süt anne” kavramı vardı ! Kültürümüzün bir parçası olarak kabul gören “süt annelik” bugünün “taşıyıcı annelik” kavramına bazı paralellikler taşır... Her ikisinde de iki kadının, iki annenin, bir bebek etrafındaki yardımlaşması ve dayanışması söz konusudur. Zorluklara ve potansiyel karmaşalara rağmen; yakın, güvenli ve sıcak ilişkiler kurabileceğinin de yaşanmış bir kanıtı olarak görülebilir... Yeter ki sınırlar iyi korunsun ! Araştırmalara ve klinik gözlemlere göre ; Genetik anne ile taşıyıcı anne arasında gelişebilecek potansiyel çatışma dinamikleri arasında; rekabet, güç savaşımı, kıskançlık, aidiyet karmaşası, sınır karmaşası, kimlik ve rol karmaşası, ikilem, ambivalans ve ayrılık travması gibi boyutlar sayılabiliyor... Sanılanın aksine, taşıyıcı anne olmaya aday ya da taşıyıcı anneliği gerçekleştirmiş kadınlar için para, birincil motivasyon etkeni değil ! Saptanan istatistiklere göre taşıyıcı anne olan ve olmaya aday kadınların; % 50’si üniversite öğrenimli; % 71’i çalışıyor ve orta sınıf SES içinde, % 25’inin aile gelirleri ile birlikte üst-orta SES içinde... % 50’si evli % 30’u bekar % 20’si boşanmış ya da eşi vefat etmiş % 75’inin çocuğu var ! En az bir ya da daha fazla kez anne olmuşlar... % 40’ının düşük ve kürtajları var... % 75’inin kardeşleri var; kalabalık ailelerden geliyorlar... % 75’i genetik anne-baba ile tanışmak istiyor !
Taşıyıcı anne olan kadınların duygu, düşünce ve motivasyonları;
|